İki lahmacun bir kola- Ali Atay
Çocukluğumdan beri yemek yemekle ilgili sıkıntılarım oldu.Daha doğrusu yemek yeme alışkanlığımda ilgili.Aslında çocukken bunun bi problem olduğunu bilmiyordum.Bilemezdim.O zaman bu sıkıntıyı yaşıyor muydum, hatırlamıyorum da.O işlere annem baktığı için, varsa bile böyle bir problem, benden daha çok annemin problemiydi bu.
Problem diye bahsettiğim şey aslında, acıktığımı fark edememem.Birisi hatırlatmazsa eğer, geceye kadar yemek yemeyi unutup sonra gidip yatabiliyorum mesela.Fiziksel karşılıkları oluyor tabi bu durumun insanda.Ani kilo alabiliyorsunuz ya da aniden zayıflıyorsunuz.Gözlerim açlıktan kararana kadar yemek yemem gerektiğini söyleyecek bir beyin yapım yok demek ki.Sistemim başka bişeyle meşgul olabilir.Bilemiyorum.Sistemim bile olmayabilir.Bi kere mide bulantısı ve göz kararmasıyla bayılır gibi oldum hastaneye götüreceklerdi.“Hayır!” dedim, “Bana tost alın.” Yedim tostumu ve kendime geldim.Tuhaf, anlamsız bi durum.Belli ki başıma bir iş açacak ileride, ama n'apmak gerek şimdilik pek bir fikrim yok.
Bi psikolog arkadaşım bunun psikolojik olduğunu söyledi.Geçmişte yaşadığım bişey bi yerlerde bişeyleri bloke etmiş falan.Başka bişey söylese şaşardım zaten.İster istemez düşünmeye başladım mevzuyu.Annemle konuştum falan, “Çocukken bi olay geldi mi başıma?” diye sordum.“Ne olayı oğlum?” dedi haklı olarak.Ben ne bileyim? Bilinçli bi şekilde geçmişimi deşebilecek biri değilim ki.Nerden başlanır hiç bilmem.Kadını da huzursuz ettim durduk yere.“Bişey mi oldu oğlum?” falan dedi.Ne diyeyim şimdi kadına.“Yemek yemeyle ilgili bi problem yaşıyorum, çocukluğumla bi bağlantı kurmaya çalışıyorum” desem “yumurta kırayım mı iki tane?” diyecek, “okey” diyeceğim kapanacak mevzu.Ama galiba biraz ilgilenmek lazım mevzuyla.Profesyonel destek almak için biraz küçük bi problem.Hatta bence şımarıklık.Ama öyle değilmiş bu işler.
Psikolog arkadaşım, anne karnından başlayabileceğini falan söyleyip iyice kendisinden soğuttuktan sonra, bi numara tutuşturdu elime.“git” dedi, “bu kadına”, “bi git konuş.” “seninle konuşalım” dedim, “olmaz” dedi.Neyse gittim arkadaşın bahsettiği psikoloğa.Orta yaşın bayağı üzerinde suratsız bir kadın.Oturduk konuşuyoruz.Daha doğrusu ben konuşuyorum, abuk sabuk şeyler anlatıyorum.Bi sürü para ödeyeceğim bari tadını çıkarayım hesabındayım.Havaya girip, benim biraz manyak olduğumu sansın diye saçmasapan şeyler söylüyorum.Hayatım, aslında inanılmaz karışıkmış gibi yapıyorum kadına.Kendi paramla kendimi mi kandırıyorum, kadına mı hava atıyorum belli değil.Kendi kendime delilik çizgisinde dolanan bi dahiden bahsederken, kadın, daan! diye yapıştırdı soruyu.Demin hayatın anlamını çözmüş gibi takılan dahiden eser kalmadı bi anda, iki yaşında bi çocuk benim yerime cevap verdi.“Kaybettik ifendim.” diyerek bi kuş çıktı içimden.Babamı sormuştu, durduk yere, insafsızca.Ben ona lisedeki uyumsuzluğumdan bahsederken, o bana babamı sordu.Konuyla ne alakası vardı ki şimdi? Ben de sanki bunu sormasını bekliyormuşum gibi, hemen anlatmaya başladım.Nasıl öldüğünden, ölümünde hiç ağlamadığımdan, içimden ağlamak gelmediğinden, ama bıraksalar 40 yaşına kadar aralıksız ağlayabileceğimden bahsettim kadına.Hiç böyle ezik bi imaj çizmek istemezdim, tanımadığım suratsız bi kadına karşı ama, olmadı.
Anlattıkça anlattım.Hiç kimseye bahsetmediğim şeyleri anlattım.Babamın, hastaneden eve son gelişinde abimle dayımın kucağında geldiğini, hatta onu merdivenlerden çıkartırlarken kendi kendine küfrettiğini bile söyledim.Bu durumun ona ağır geldiğini, ondan küfrettiğini söylemeyi hiç istemezdim mesela, ama onu da söyledim.Yatağına yatırdıklarında, “Hah! Tamam, iyiyim şimdi burada biraz daha” dediğini de atlamadım.Bunları anlatırken, bütün bunların hafızamda nasıl bu kadar canlı kalabildiğine şaşarak, hiçbir ayrıntıyı geçmeden anlattım.Olay anını kendimden dinledim.Sanki olaydan 23 sene sonraki halim, 16 yaşımdaki halimin gözlerinden olaya şahit oluyordu.Belki de 39 yaşımın olgunluğuyla ağlamamıştım hiç, o öldüğünde.Odasına çağırdı babam beni.“Acıktım” dedi.“Git kasaptan bana şunu al, kendine de köfte al” dedi.“tamam baba” dedim.Evden çıktım.Kasaba gittim.Bulamadım istediği şeyi.Köfte kolaydı , ama “şunu al” dediği şeyi bulmak büyük işti.Dolaştım, başka kasaplara gittim, hiçbir yerde yoktu.Neden bilmiyorum babam benden ölmeden önce koç billuru istemişti.Billur, yani koç yumurtası.Koç taşağı denen şey.Babam benden böyle saçma bişey istedi ölmeden hemen önce ve ben deliler gibi her yerde ondan aradım.Ve en sonunda kasabın birinde buldum.Torbayı götüme çarpa çarpa koşarak eve döndüm.
Kapıda dayım duruyordu.Apartmanın karşısında.“korkma sakın!” dedi bana, “hazır ol.” Elimde taşaklarla kaldım orda, apartman girişinde.Yavaşça apartmanın merdivenlerinden çıkmaya başladım.Alt kattaki komşunun kapısını çaldım.Ağlamaklı bi kadın açtı kapıyı.Elimdeki torbayı ona verdim.Neden? Bunu neden yaptığımı bilmiyorum.Sonra sakince, ağlamaların geldiği yere doğru çıkmaya başladım.Bizim eve.Korkunç bir sükunet vardı içimde.Bütün ev ahalisine sahip çıktım.Tek tek hepsini sakinleştirdim.Şimdi olsa, böyle bişeyi asla yapamazdım.Kapının önüne yığılır kalırdım.Ama o zaman başka bişey vardı.Bu kadar net hatırladığıma göre, ben şimdi gerçekten 16 yaşında, o zaman 39 yaşındaydım.Öyle olmalıydı yani.Sonra birden durdum.“Neden bunları anlatıyorum?” dedim kadına.Cevap bekleyerek sordum bunu.“Kaçta bitecek?” ya da “ kalkalım mı?” ya da “saat kaç?” der gibi sordum.Kadın cevap verecekmiş gibi durdu, ve “peki, başka aklınıza gelen bişey var mı?” dedi, “bu kadar net hatırladığınız.” Durdum yine.
Babamın bigün sabaha karşı eve sarhoş geldiğini hatırladım.Bir anda.Ben sekiz yaşımdayken.Uzun uzun annemle kavga ettiklerini, sonra babamın bi anda evden sinirle çıktığını hatırladım.Ve anlatmaya başladım.Babam evden çıkınca, koşarak arkasından gittim.Ayaklarıma, kapı önündeki terlikleri geçirdim.Yanına yetişecektim ki, bi anda vazgeçip takip etmeye başladım.Aramızdaki mesafeyi koruyarak, uzun süre takip ettim babamı.Uzun uzun yürüdük.Mahallenin arkak sokaklarından ana caddeye kadar yürüdük, o önde ben arkada.Sonra bi otobüs durağına geldik.Otobüs bekledik, aynı aralıkla.Otobüs gelince, babam ön kapıdan bindi, ben orta kapıyı zorladım ve inen insanların arasından içeri zıpladım, ve babamı izlemeye başladım.Babamı görebileceğim bi yere zulalandım, babamı izledim.Otobüs ilerledikçe inen ve binen insanların arasından babamı izledim.Kafasını demirleri tuttuğu eline yaslamış, istifini bozmadan otobüsün ön camından yola bakarak, öylece ayakta duruyordu.Bu duruşu o kadar net ki aklımda.Hayatımdan hiçbir şeye bu kadar uzun ve bu kadar kaybetme korkusuyla bakmadım bi daha.
Durdu otobüs.Son durak.Eskiden Gülhane Parkı'nın önüne kadar giderdi otobüsler.Bizim mahallenin otobüsleri yani.Tramvay yoktu o zaman.Ve Gülhane Parkı'ndaki hayvanat bahçesinin ilerisinde Sarayburnu'na bakan çay bahçeleri vardı.Şimdi hala var mı bilmiyorum.İşte babam o çay bahçelerine doğru yürüdü, ben de arkasından.Ayaklarımdaki terlikleri fıtfıt sürüyerek takip ettim.Bahçenin en sonunda denize bakan yerde durdu.Bi sigara yaktı.Sekiz yaşındayım.Belli ki annemle babam arasında bi olaylar oluyo, ama anlayamıyorum.Tek bildiğim, babamı buraya kadar takip ettiğim.İş yerinin buralarda bi yerde olduğunu biliyorum bi de.Ama şimdi burda n'apıyo? Burdan işe mi gidecek? Hiçbir şeyden haberim yok.Ayağımda terlikler, babama bakıyorum, babam denize bakıyor.Aramızda beş-on adım var.Babamın da benden haberi yok.Duruyoruz.Yürümeye başladım.Yanına doğru.Gittim, elini tuttum.İrkildi.Beni gördü.Kaldı.Gözleri kanlıydı.Belli ki ağlamış.Hiçbir şey demedi.Diyemedi.Durduk öylece.Baktı baktı ve sonunda sesi titreyerek “hoppalaaa!! Nerden çıktın sen?” dedi ve yine durdu.Etrafına bakındı, gözlerini sildi, uzun bi afallamadan sonra, dönüp bana “aç mısın?” diye sordu.O sorunca birden hatırladım annemin kahvaltı hazırlamak için mutfakta olduğunu ve onların o yüzden mutfakta kavga ettiklerini ve benim henüz kahvaltı etmediğimi.“çok açım!” dedim.Babam bi kere bile nasıl geldiğimi, onu nasıl bulduğumu sormadı.Ben de anlatmadım.Gittik lahmacun yedik.Kola içtik.Kutu kola.Kutu kola yeni gelmişti memlekete.Sonra bana ayakkabı aldık.Terliklerimi poşete koyduk.Başka şeylerden konuştuk.Güzel şeylerden.Babamın akciğerlerine kanserin o sırada yerleştiğini ikimiz de bilmiyorduk çünkü.
**
Artık kadın müdahale bile etmiyor, ben anlattıkça anlatıyoru.Benzer bi olay diye konuyu değiştirip mevzuya giriyorum, konudan konuya atlıyorum.Rahatlamışım iyice, vurdukça vuruyorum.Bi akşam, ben 12-13 yaşlarındayken ablam eve ağlayarak geldi.Kızın peşine bi serseri dadanmış evin önüne kadar rahatsız etmiş ablamı.Babam bunu duydu, balkona fırladı.Balkondan bağırmaya başlayınca, kalkıp babamın yanına yetiştik.Babam yok! Kapıdan çıkmış olamaz, görürdük.Ne ara indi aşağı da, bağırarak koşturuyo çözemeden, babamın balkondan atladığını anladık.İkinci kattaki evimizin balkonundan atlayıp serserinin peşine düşmüş.45 numara çıplak ayaklarının sesi geliyor, asfalta yapıştıkça tabanları.Adam laz! yapacak bişey yok.Ayakkabılarını aldım elime, peşinden koştum.Aradım biraz, sonra ilerde köşeyi geçince kahvenin oralarda bi yerde, tarife uyan kirli sakallı bi çocuğu, bi arabanın kaportasında oturtmuş laf anlatıyorken buldum.Gittim yanına.Çocuk babamdan özür diledi.“haydi bakim çocuğum, şimdi evine, bi daha sakın görmeyeyim böyle şeyler, hadi bakalım, hadi aslan!…’ diye ensesini okşayarak yolladı çocuğu.Mevzunun sonuna yetişmiştim, n'oldu orda kimbilir? Ayakkabıları attım önüne.Ayaklarına baktı.Cam batmış, hafif kanıyo.Kenarda duran kokoreççinin tezgahına elini yaslayıp, sıyrıktan akan kanı eliyle temizledi.Bana döndü, ’‘aç mısın?” dedi yine.“ açım” dedim.Kokoreççiden kokoreç aldık.Annemlere de yaptırdık.Seke seke eve döndük.Dönerken, “sen bu çocuğu tanıyo musun?” diye sordu bana.Kokoreçin yarısını ağzıma soktuğumdan konuşamadım.“tanımıyorum” der gibi kafamı iki yana salladım.Aslında tanıyordum.Babam da tanıyordu.Mahallenin berberi Bektaş'tı o.Babam o karanlıkta tanıyamamış, yanlış çocuğu yakalamıştı.Çocuk da babamdan korktuğu için, durumu yeterince izah edememiş, bikaç itirazdan sonra tıpış tıpış evine gitmişti.Ama ne olursa olsun, kızını korumak için ikinci kattan atlamıştı babam ve seke seke eve dönerken bunu ona söyleyemezdim.Böyle bilmesinin kimseye zararı yoktu, serserinin biri kızını rahatsız etmişti, o da haddini bildirmişti.Durum bundan ibaretti.Zaten mesaj yerine ulaşmış olmalı ki, o kirli sakallı serseriyi bi daha görmedik ve ben bi daha o kadar güzel bi kokoreç yemedim hiç!
Kadının yanında çıktıktan sonra, kendimi suçlu gibi hissettim bi süre.Çocukluğuma ait anıları paylaşmanın sıkıntısını yaşadım.Arabaya kadar yürüdüm.Sonra salladım kendimi.Fulya'daki yokuşta, arabanın camlarını kapadım.Radyonun sesinin açtım.Hayvan gibi bir İstanbul trafiğinde, eşşekler gibi ağlamaya başladım.Bağıra bağıra.Neye ağladığım belli değil! Umrumda da değil! 40 metrede tüpü bitmiş bi dalgıçın son çaresi gibi, vurgun yememek için ciğerlerdekindeki bütün nefesi tüketene kadar bağırarak yüzeye çıkmaya çalışır gibi, nefessiz kalana kadar ağladım.16 yaşımda acıktım bahanesiyle beni yanından uzaklaştıran ölüm döşeğindeki babamı, 39 yaşında Fulya'da ağır bi trafiğin içinde bağıra bağıra gömdüm.Anca gömebildim.Sonra bi kebapçıya girdim, iki lahmacun söyledim, bi de kutu kola.
Ot Dergisi Ağustos 2015 sayısında alınmıştır.
